DORIS LESSING’İN “İÇİNDE YAŞAMAYI SEÇTİĞİMİZ HAPİSHANELER” KİTABI ÜZERİNE

 

İnsanlar, yaşamayı seçtiği hayatlarla aslında kendi hapishanelerini yaratmışlardır. Kendi kuralları, kendi doğruları, kendi yanlışları olan bir hapishane. Ve asla kendini özgür kılamayacakları bir yaşantı. İnsan yaşadığı hayattan tam anlamıyla daha başka bir hayat düşleyemez; çoğu zaman da en doğru hayatı kendisinin yaşadığını düşünür. Bu hapishanedeki en trajik nokta insanın kendisini özgürce, kendi iradesi doğrultusunda ve bir o kadar da bilinçsizce bu hapishanenin içerisine kendi eliyle itmesidir. Yoksa bu Tanrı’nın insana bir oyunu mudur? Bize bahşedilen akıl, bu hapishaneyi mi var etmiştir? Yoksa herşey toplumun kabahati midir, beyni yıkanmış insanların doğruları artık kanıksanmış, değiştirilmeye korkulur mu olmuştur?

2013 yılında kaybettiğimiz tam ölümü beklediği anda 2007 yılında 88 yaşındayken Nobel Edebiyat Ödülü’nü alarak büyük bir şaşkınlık yaşayan ve bu ödülü alan en yaşlı kişi olan Doris Lessing’in bu kitabı oldukça etkileyici bir sunumla toplum eleştirisi yapmaktadır.

“İçinde Yaşamayı Seçtiğimiz Hapishaneler” ‘Gelecekte Geriye Dönüp Bize Baktıklarında; Siz Lanetlendiniz, Biz ise Cennet Yolundayız; Algılarımızı Kapatıp Dallas’ı Seyretmek; Sürü Psikolojisi ve Toplumsal Değişim Laboratuvarları’ adlı beş bölümden oluşan Massey Konferanslarını temel alan bir eserdir. Lessing bu beş bölümde tamamen toplum eleştirisi yapmış, toplumun içinde bulunduğu yanlışlıklara değinmiş ve anlatmaya çalıştıklarını farklı örnekler ve öykülerle okuyucuya sunmuştur.

Lessing’in bu eseri toplum üzerine ya da toplum üzerinden kendine dönük sorgulamalar yapanlar için mutlaka okunması gereken kitaptır. Zaten Lessing’in kendisi de sorgulamalara önem vermiş, tüm dogmaların karşısında durmuştur. “İçinde Yaşamayı Seçtiğimiz Hapishaneler” üzerine adlı yazımda Lessing’in ön plana çıkardığı tespitleri paylaşıp, önemli gördüğüm bazı değerlendirmeleri aktaracağım sizlere.

Eserin ilk bölümünde karşımıza çıkan ve diğer bölümlerde de araya serpiştirilen en önemli düşüncelerden biri insanın geçmişten günümüze gelinceye kadar büyük bir tarihsel süreçten geçmesi ve buna paralel olarak birçok bilgiye sahip olması ancak buna rağmen ilerleme gösteremeyip “ilkel içgüdülerle” hareket etmesine yönelik eleştirisidir. İnsanoğlu tarih göz önünde bulundurulduğunda çok önemli olaylar, savaşlar, teknolojik gelişmeler… geçirmiş olmasına rağmen çok iyi bir durum içerisinde değildir. Kitapta da Lessing, bunun şaşkınlığını dile getirmiş, bu durumun sosyolojik, politik açıdan değerlendirmesine çalışmıştır. Toplum denilen “grup hayvanı” – ki bu toplum için oldukça iddialı bir isimlendirmedir- kendi geçmişine, varoluşuna başkalarının bakış açılarıyla bakamadığından vahşi bir geçmişe sahiptir. Toplum Lessing’e göre bunca bilgiye rağmen hala bu vahşi geçmişini devam ettiriyorsa bunun sebebi bildiklerini uygulayamamasıdır.

Toplum ayrıca geçmişine nesnel bakabilen bir varlık değildir. Çoğu zaman insan kendi yaptıklarının da farkında değildir. Atalarımızın yaptığı birçok şeye baktığımızda onlarla dalga geçtiğimiz, ya da bu nasıl düşünülür ve yapılabilir dediğimiz o kadar çok şey vardır ki. Lessing bunu dile getirirken günümüz insanının geçmişteki birçok şeyi “tarihin çöplüğüne” attığını savunur. Savaşların bazı kişilerce heyecan verici ve yapılması gerekli olduğunu belirten Lessing, doğruların kişiden kişiye değiştiği gibi, dönemden döneme de değişebileceğini dile getirir. Edebiyatın ve tarihin ise insanın başkasının gözünden kendine bakabileceğini sağlayacağından bu iki alanı çıkış yolu olarak göstermiştir.

İkinci bölümde ise “grup hayvanı” ya da “sosyal hayvan” olarak nitelediği toplumda herkesin kendi düşüncesinin doğru olduğuna inandığını ve başkasının söylediğinin doğru olabileceği alternatifini insanın göz ardı ettiğine değinir. İnsanların kendileri gibi düşünmeyenleri dışladığını herkesin aslında kendi grup hayvanını oluşturduğunu belirtir.
Bu bölümde Lessing, eski devrimci arkadaşlarının da geçmişini unuttuğunu çok farklı kişilere dönüştüğünü gençliğinde kendi yaptıklarını çocuklarında gördüklerinde dehşete kapıldığını söyleyerek, insanın kendisine dışarıdan bakabilmesinin önemine vurgu yapar.

Hiç kuşkusuz “İçinde Yaşamayı Seçtiğimiz Hapishaneler” kitabının en dikkat çeken bölümü üçüncü bölümü olan “Algılarımızı Kapatıp Dallas’ı Seyretmek” adlı bölümüdür. Bu bölümde Lessing toplumun büyük bir “beyin yıkama” ile üst tabakanın hizmeti altına girdiğinden bahseder. Beyin yıkama hükümetler, dini gruplar, siyasi partiler, dinler tarafından fütursuzca kullanılmıştır, hala da kullanılmaktadır. Günümüz dünyasına baktığımızda bunu apaçık görmekteyiz. Bu beyin yıkamalardan uzak durmanın imkansız olduğunu, bunu başaran bireylerin büyük bir iş başardığını dile getirir ki, hakikaten günümüz dünyasında algılarımızın tamamıyla yukarıda bahsettiğim dış güçler tarafından oluşturulduğu şu zaman da beyin yıkamanın dışında kalabilmek çok büyük bir başarıdır. Ancak beyin yıkama ile insan grup hayvanına dönüştürülmüş, duyarsızlaşmış, körleşmiştir.

“Sürü Psikolojisi” isimli dördüncü bölümde ise insanların aile, çalışma grupları, dinsel, siyasi gruplar gibi toplu olarak yaşadığından kişinin bu grupların dışına çıkabilecek gücünün olmadığından bahsediyor. Çok az insanın yalnız olmaktan memnun olduğunu dile getiren Lessing, bu yalnız insanların diğerleri tarafından yadırgandığı ve bu yalnız kişilerin ötekilerine kulak tıkamada zorluk çektiğini belirtiyor.
Herkesin bir lideri olmalı ve herkes onu takip etmelidir anlayışına karşı çıkan Lessing, yumurta kırmadan omlet yenilemeyeceğini söyleyerek kişilerin olumsuz durumları kabullenmek yerine bireysel ağırlıklarını koymak gerekliliğini salık verir. Oysaki insanlar kolektif akıl çerçevesinde talimatları yerine getirir.

Son bölümde ise toplumları değiştirenlerin omlet yemek için yumurta kıranların yani toplumsalakurallara sağduyuyla karşı duranların olduğunu belirterek grup düşüncesine, grup baskısına karşı oluşunu dile getirir. Bireysel düşünce sergileyen kişilerin yanında olduğunu; onları savunduğunu açıklar.

Lessing bu eserinde toplumun içinde bulunduğu eksikliklere değinmiş, toplumsal hareket yerine bireysel hareketin gerekliliğini savunmuş, insanın eldeki bilgileri iyi değerlendirmediği hatta geçmişine yabancı durduğunu dile getirmiş; toplumun beyni yıkanmış insanlardan oluştuğunu ve bu söylenilenlere genel olarak baktığımızda insanın toplum tarafından bir hapishanede yaşadığını dile getirmiştir. Her ne kadar kişi özgür görünse de toplumsal kurallara mahkum edilmiştir insan. Oysaki birey kendi kurallarını var ederek kendini özgür kılmalıdır.
SANCAR CAN

Written by Sancar CAN