HİÇLİK SORUNUNA VAROLUŞSAL BİR YAKLAŞIM – 2

1.3. HİÇLİK SORUNUNA VAROLUŞSAL BİR YAKLAŞIM

20. yüzyılın en etkili felsefe akımlarından biri olan varoluşçuluk, varoluşun özden önce geldiğini belirterek bireyin kendi seçimleriyle kendini inşa ettiğini savunur. İnsan nasıl kendi seçimleriyle kendini var edebiliyorsa aynı şekilde kendi seçimleriyle kendini yok etme, kendini hiçleştirme durumuna da düşebilmektedir. Varoluşçuluk, kuşkusuz insanın varoluşuna dair sorgulamalar getirdiğinde, insanın varoluşunu anlamlandırmaya çalıştığında varlık kadar hiçliğin de kıyılarında dolaşmıştır. İnsan, tek boyutlu bir varlık değil, karmaşık dünyasıyla çok boyutlu bir varlıktır ve kendini bilinçli ya da bilinçsiz zıtlıklarla var eder. Bu noktada insan yaşamı da varlık ve hiçlik arasında gidip gelen uzun ve zor bir yoldur.

Varoluşçuluk’un varoluşçu yazarlar tarafından oldukça farklı ifadelerle açıklanmaya çalışıldığı görülür. Weil’e göre bir bunalım, Mounier’ye göre umutsuzluk, Hameline’e göre bunaltı, Banfi’ye göre kötümserlik, Wahl’a göre başkaldırış, Marcel’e göre özgürlük, Lukacs’ya göre idealizm, Benda’ya göre usdışıcılık, Foulquie’ye göre saçmalık olan varoluşçuluk; bu tanımlarla ne denli farklı algıları bir araya getirdiğini gösterir. Nietzsche “Hayat bir yorumdur” der, insan varoluşu da yorumlarla anlam kazanır ya da yorumlarla anlamsızlaşır. Yapılan bu tanımların hepsi de aslında varoluşçuluk için geçerlidir ve her biri insanın kendisini varlığa ulaştırdığı noktada aynı zamanda hiçleştiren tanımlar olmuştur. Bunun yanında Heinamann, varoluşçuluğun tanımının yapılamayacağını belirterek varoluşçuluk özünü karşılayacak tek bir özün olamayacağını savunur. Sartre da Heinamann gibi varoluşçuluğa ait kesin bir tanım yapmamaktadır.

Varoluşçulukta “insanın kendini gerçekleştirmesi, insan varoluşunun rastlantılar içinde oluşu, güvensizliği söz konusudur. Güçsüzlüğü ve hiçliği içinde insan, zaman içinde ve tarihselliği içinde insan, ölüme mahkûm bir varlık olarak insanın varoluşu, hiçlik karşısında insanın varoluşu, insan varoluşunun halisliği (authentique oluşu) ve bu halis olmaya çağrı, özgürlüğü içinde insanın varoluşu, topluluk içinde kaybolmuş insanın, tek insanin kendini bulması, kendi olması, doğruluk ve ahlaklılık karşısında sahici davranışı, tutumu; bütün bu sorunlar mevcuttur. Ayrıca ‘insan evreni aşabilir mi aşamaz mı?’, ‘Aşarsa nereye kadar varır bu aşma’ gibi sorular karşımıza çıkar. (Sartre, 2009, s.56)

En büyük popülaritesini İkinci Dünya Savaşı’nın ardından kazanmaya başlayan varoluşçuluk, savaş psikolojisinden oldukça etkilenmiş; savaşın yıkıcılığı, ölüm korkusu, bunaltı ve hayatın hiçliğini de beraberinde getirmiştir. Sartre’ın insanın varoluşu bağlamında işlediği ana temalar ve kavramlar “Anlamsızlık”, “Boğuntu (Bunaltı)”, “Ortada bırakılmışlık ve yalnızlık duygusu”, “Otonom özgürlük ahlâkı”, “Asma”, “Sorumluluk”… vb. olduğu gibi bu kavramlar ‘varlık’ın alanına girerken hiçliğin de içerisinde yer almıştır.

Varoluşçuluk anlayışı temelde iki aşamayla netlik kazanır. Bu aşamalardan ilki, “bunaltı”, “yabancılaşma”, “hiçlik”, “rastlantı” gibi kavramlar bağlamında, insanın evrendeki durumunu konu edinen bir çeşit anlamsızlığın felsefesi; ikincisi ise, “tasarım”, “bağlanma”, “değerlerin yaratılması” kavramları bağlamında gelişen ve insanın etik bir varlık olması ile ilgisinde, özgürlüğün felsefesi olarak nitelendirmek mümkündür.

Her şeyin gelip geçici olduğu düşüncesi insanı hiçlik/yokluk gibi duygulara sürüklemektedir. Bu da varoluşsal ‘hiçlik’in yanlış bir şekilde nihilizmle bağdaştırılmasına sebep olmuştur.

1.3.1. İNANÇ PROBLEMİ
Kierkegaard (1813-1855) ile başlayan varoluşçuluk, Kierkegaard’tan sonra Hıristiyan varoluşçular ve tanrıtanımaz varoluşçular olarak ikiye ayrılmış olup Hıristiyan varoluşçu kanadında Danimarkalı Kierkegaard (1813-1855), Alman Karl Jaspers (1883-1969)), Fransız Gabriel Marcel (1889-1973); tanrıtanımaz varoluşçu kanadında ise F. Nietzsche (1844-1900), Martin Heidegger (1889-1977), J.P. Sartre (1905-1980), M. Ponty (1908-1961) yer almıştır. Esasında Hıristiyan varoluşçularda varoluşsal problemlerin ortaya çıkışı şaşırtıcı gelebilir. Çünkü Tanrı inancının olduğu bir yerde herhangi bir sıkıntının oluşması pek de doğal olmasa gerek. Ancak yalnızlık, yabancılaşma ve iç daralması tanrıtanımaz varoluşçuların problemi olduğu gibi Hıristiyan varoluşçuların da problemiydi. Sartre ile tanrıtanımaz varoluşçuluk Husserl’in fenomenolojisini, Nietzsche’nin kurulu düzeni yadsıyıp oluşturmak istediği yeni yaşam özlemini, Hegel ile Heidegger’ in metafiziğini, Marks’ın bütüncül toplum anlayışını da önüne katarak büyük bir zafer kazanmıştır. Zaten varoluşçuluğa Sartre’ın farklı bir soluk getirdiği, varoluşçuluğun Sartre ile daha da zenginleştiğini söylemek gerekir. Varlık ve Hiçlik’de Sartre, değişik felsefe anlayışlarını harmanlayarak kendine ait bir felsefe oluşturmuş, varoluşçuluk da doğal olarak bundan nasibini almıştır.

Sartre’ın “Varoluşçuluk” dediği düşüncelerinin çıkış noktası, kendisinin de belirttiği gibi Dostoyevski’nin “Tanrı olmasaydı her şeye izin vardı, her şey mübah olurdu” söylemidir. Sartre bu sözden hareketle Tanrı kavramını ortadan kaldırmış, böylece sınırsız bir özgürlüğün kapısını açmıştır. Oysaki Hıristiyan varoluşçular tanrının mutlak varlık olduğunu düşünüyorlardı. Sartre, tanrıyı yok ederek mutlak varlığın karşısına hiçliği çıkarmış oldu böylece. Yani bir bakıma özgürlük hiçliğin öteki yüzü olmuş oldu. Çünkü artık hiçbir yasak tanımayan insan sınırsız özgürlüğüyle kendi yaptıklarını da hiçe saymış, dün yaptığını bugün yapmamakta ve hatta kabul etmemektedir. Bu nokta da Sartre’ın varoluşçuluk’u sonsuz bir şimdinin var olduğuna inanmakta dünü ve geleceği yadsımaktadır. Dün yaşanmış ve bitmiş, dolayısıyla var olan bir durum değil; gelecek ise henüz var olmamış yaşanmamışlığıyla kapıda bekleyen bir muamma olarak beklemektedir.

Tanrıyı yok eden Sartre felsefesi, aynı zamanda iyi diye bir şeyin de var oluşunu yıkmıştır. Artık ezeli ve sınırsız bir güç yok edilmiştir; insan kendi tanrısı olmaktadır. Etik değerlerin de hiç bir önemi kalmamış; kutsal kitaplar ve kutsal kitapların ahlaki değerleri, tanrının oluşturduğu düzen anlayışı reddedilmiştir. İnsanın dürüst olması, iyiye vermesi gereken önem bertaraf edilmiştir.

1.3.2. KENDİSİ İÇİN VARLIK
Sartre için hiçlik ya da yokluk insanın bilincinde ortaya çıkan bir kavramdır. Dolayısıyla, “Hiç”in bilinci olan bir bilinç mutlak anlamda bir “Hiç”i de beraberinde getirir. Böylece “Hiç” olanı başka bir yerde aramaya gerek kalmaz ve “Hiç”in varoluşu “Kendisi-için varlık” bakımından bir “hiçlenme (neantizasyon)”durumuna gelmiş olur. Ayrıca, “Kendisi-için” varlığın bu hiçlenme edimi sayesinde varlığa kavuştuğunu ve Sartre felsefesinin bir diğer önemli kavramı olan “Kendinde varlık” ile a priori bir birlik gösterdiğini gözden kaçırmamak gerekir.

“Kendinde varlık” ile “Kendi-için varlık” birbirlerini önceden var sayarlar (Sartre, 2009,s. 734). Bu nedenle Sartre felsefesi bütüncül bir yapıya kavuşmuş olur. “Kendisi-için varlık” olarak bilinç, “Kendinde varlık” olarak nesnenin (objenin) saf biçimdeki bir hiçleşmesidir. Yani bilincin var olan bir şey olarak gerçekliği, onun hiçleşmesiyle aynı şeydir.

Sartre, insanın var oluşuyla birlikte dünyaya hiçliğini de saldığı düşüncesindedir. Ona göre insan var olan bir yaratık değil; gün be gün kendini kurmaya çalışan var oluşan bir varlıktır. Yani henüz var olmamıştır ve var olmaya çalışırken aslında var ettiklerini de kendi eliyle yıkmıştır da. Bu nokta da Sartre’a göre insan ne ise o olmayan olduğu söylenilebilir. İnsan farkında olmadan bilemediği bir evrenin arayışına girecek, bilerek oluşturduğu evreninin de yine farkında olmadan yok oluşunu gerçekleştirecektir. Böyle bakıldığında –ki bakılabilir– insan varlığı (F.Nietzsche’nin “üst insan” kavramını hatırlatırcasına) var değildir.

Sartre her ne kadar, insanın bu dünyaya bir “hiç” olarak geldiğini ve bu dünyada ona yol gösterip onu belirleyebilecek bir şeyin olmadığını söylese de; Marksist toplumcu düşüncenin, eylemlerinde ona yol ve yön göstermekte olduğu söylenebilir.

Sartre Kendi(si)nde Varlık’ı saçma, donuk, kaypak bir şey olarak betimlerken ‘Kendi(si)nde varlık’ın boşluğu taşımadığını söyler. “0 varlık ne ise odur.” Kendi(si)nde Varlık Sartre’a göre olumsal bir anlamı çağrıştırmaktadır.
Sartre’ın bakış açısı ile Kendisi İçin Varlık’ın özelliklerine baktığımızda Kendisi İçin Varlık’ın eksik, belirsiz olduğunu dile getirir. Kendi(si)nde Varlık’ın aksine olumsuz bir anlam taşır. Bu özellikleriyle ile Kendisi İçin Varlık, insan bilincinin varlığıyla eşdeğerdir.

Sartre felsefesi Kendi(si)nde Varlık ve Kendisi İçin Varlık olarak yaptığı sınıflandırmayı esasında ‘varlık’ı anlamdırmak için yapmıştır. Bu noktada varlık Kendinde Varlık ile dünyayı; Kendisi İçin Varlık kavramıyla ise bilinci ifade etmektedir. Bu iki kavram iki ayrı anlama karşılık geliyor olsa da birbirlerinden ayrılamaz gerçeklikleri yansıtmak için de kullanıldığını söylemek gerekir. Buna rağmen varlık’ın hakiki anlamı Kendinde Varlık’ta kendini bulur. Çünkü Kendisi İçin Varlık bilincin karşılığıyken, bilinç de hiçliğin karşılığıdır. “Bilinç her ne ise o değildir; her ne değilse odur.”

Sartre’a göre, “hiçlik dünyaya insanla girmiştir.” Bu da hiçliği insan bilincinin yarattığını söylemekle aynı şeydir. “İnsan gerçekliğinin varlığı, Sartre’da varlık bilimsel bir fazlalık olarak değil, bir varlık eksikliği, varlığın tamlığındaki bir çatlak” olarak belirdiğinden dolayı insan gerçekliği ile birlikte dünyaya eksiklik de girmiş olur.

Sartre, cogito üzerinde düşünüldüğünde ne buluruz sorusuna Husserl bir ego ve düşünce nesneleri bulduğunu belirtirken “… Sartre’a göre, içsel bir yaşam yoktur. Bilinç nesneleri birleştirmez, onları değiştirmeksizin ya da hatta onlara dokunmaksızın bir rüzgâr gibi nesnelerin üzerinden geçer. Varlıklar, bilinç olmadığında her ne ise o olarak kalırlar. Bilinç, varlığa hiç bir şey eklemez. Yalnızca kendisiyle ilgili olan bir ilişki ekler. Zihinde ne resimler, ne hayaller ne de formlar vardır. Onun tüm nesneleri zihnin dışındadır. Diğer taraftan, Sartre ego’nun kendisini bilincin dışına çıkarır.

O, Husserl’i fenomenolojik redüksiyonu ego üzerine uygulamamakla suçlar. Ego, entansiyonalitenin kaynağı ve yaratıcısı değildir. Ego’yu yaratan bilinçtir. Ego, bilincim için herhangi bir diğer nesne gibi nesnedir. O refleksif bilinç hallerinde yeni bir nesne olarak görünür.” Böylece Sartre’a göre bilinç Tanrı olmak isteğiyle var olmaya çalışan bir delik olur. Bilinç olduğunun ötesinde var olan bir şeydir. İnsan gerçekliği tam tamına olmadığını olan ve olduğunu olmayan varlık olduğu için özgürlük kaçamayacağı alınyazısıdır onun için. Sartre’a göre, “Kendisi İçin, eksikliğinden dolayı seçer, özgürlük…. eksiklik ile eşanlamlıdır” (Sartre, 2009, s.546).

Bu bilinç, varlığın bir hiçliğidir derken, aynı zamanda Sartre, bilincin içinde hiç bir şey yoktur, diyerek iç yaşamı da yadsır. Bu sebeple içsel dünyamızın en duygusal durumlarını da bir kenara bırakmıştır. Örneğin nefret, keder ya da aşk insanın iç dünyasından gelir gibi görünse de “Kendime, refleksif olarak kederliyim, nefret ediyorum, seviyorum der demez, Sartre, benim transendental bir redüksiyon gerçekleştirmiş olduğumu söyler”. Yani Sartre’ göre kederli, nefret dolu ya da aşık biri olmak bizim kendi iç dünyamıza kendi söylemimizle bilinç kazandırarak oluşturduğumuz kavramlar olarak ortaya çıkar. Dolayısıyla Sartre, “bilincin varlığı, bu varlık kendisinden başka bir varlığı gerektirdiği için şüpheli olan, sorgulanan bir varlıktır” der (Sartre, 2009, s.96).

Sartre’a göre, bilinç “Kendisinde Varlık tarzında değil de, hiçleyici davranışları yoluyla kendisini varlıktan ayıran ve böyle yaparken de dünyayı bilincin dünyası yapan olumsuzlamaları yoluyla …. (var olur). Sorgulama, olumsuzlama, hayal kurma, şüphe etme v.s. türünden hiçleyici faaliyetlerine ilişkin tasvirlerinde Sartre bilinç tanımının dayandığı…. verileri ortaya koyar…. hiçleme aktları adını verdiği belli noetik bilinç akılarının nesnel bağlılaşıkları olarak bir dizi olumsuzlama ortaya koyar…. ve olumsuz olanın Sartre’ın felsefesinde…. geniş bir…. statüsü vardır” (Sartre, 2009, s.45).

  • MUTLU OLMAYA DAYANAMADIK MI SYLVİA?
    MUTLU OLMAYA DAYANAMADIK MI SYLVİA?
  • UMBERTO ECO VE KARDİNAL MARTİNİ’DEN “İNANÇ YA DA İNANÇSIZLIK” ÜZERİNE
    UMBERTO ECO VE KARDİNAL MARTİNİ’DEN “İNANÇ YA DA İNANÇSIZLIK” ÜZERİNE
  • NİETZSCHE VE NİHİLİZM – 1
    NİETZSCHE VE NİHİLİZM – 1
  • MUTLAKA İZLENMESİ GEREKEN 100 FİLM – 2
    MUTLAKA İZLENMESİ GEREKEN 100 FİLM – 2
  • MUTLAKA OKUNMASI GEREKEN 100 ŞİİR KİTABI
    MUTLAKA OKUNMASI GEREKEN 100 ŞİİR KİTABI
  • DORIS LESSING’İN “İÇİNDE YAŞAMAYI SEÇTİĞİMİZ HAPİSHANELER” KİTABI ÜZERİNE
    DORIS LESSING’İN “İÇİNDE YAŞAMAYI SEÇTİĞİMİZ HAPİSHANELER” KİTABI ÜZERİNE
  • VİRGİNİA WOOLF’UN VEDA MEKTUBU…
    VİRGİNİA WOOLF’UN VEDA MEKTUBU…
  • HİÇLİK SORUNUNA VAROLUŞSAL BİR YAKLAŞIM – 2
    HİÇLİK SORUNUNA VAROLUŞSAL BİR YAKLAŞIM – 2
  • 40 UNUTULMAZ ROMAN KARAKTERİ
    40 UNUTULMAZ ROMAN KARAKTERİ

Written by Sancar CAN

Bizimle düşünceni paylaşır mısın?