HİÇLİK SORUNUNA VAROLUŞSAL BİR YAKLAŞIM – 5

1.3.5. ÖLÜM
Heidegger, ölümün varlığın en önemli özelliği olduğunu savunur. Ölüm kendisinden ayrılamayan bir noktayı da taşıdığından insanı bir bütün olarak kavrar. Böylece insan tüm özelliklerine kavuşmuş olur. Bununla birlikte ölüm, varlığın bir sona ulaşacağını bize hatırlatır. Böylece ölüm, korku olarak karşımıza çıkıverir. Çünkü ölüm varlığın yok oluşundan başka bir şey değildir. Yani ölüm, tüm gerçekliğin yok oluşudur. Ölüm, varlığa her ne kadar bağlı görünse de “ölümün bir hiç ve olumsuzluk olduğu ve özellikle diğer varlıklar gibi bir obje olmadığı” (Jankélévitch, 1997: s.40) apaçık ortadadır.

Martin Heidegger’e göre Dasein, aynı zamanda “kendisi olarak ve kendisi-için olanaklarına doğru giden bir varlıktır” (Heidegger, 1996: s.155). Böylece insan Dünya-içinde-varlık olma özelliğine sahiptir. Ancak ölüm insanın bir bütün olmasının karşısında durup, onun yok olabileceğini de kanıtlar. Ölümlü bir varlık olan Dasein, aynı zamanda bu ölümlü oluşundan ötürü Burada-Varlık olandır da.

Öncelikle şunu belirtelim; ölüm-için-varlık özsel korkudur. Bu korku sebebiyle biz Hiç’le karşı karşıya geliriz. Korkunun en büyük özelliği Hiç’i ortaya çıkarması diğer bir ifadeyle “var olmanın, Hiç’in içine bırakılmadır”. Heidegger, var olmak için sürekli korku içinde sarsılmak zorunda olmadığımızın da altını çizmektedir. “Korku hep vardır, uyumaktadır ve yalnızca var olma sesini duyduğunda uyanır. Fakat bizler hep bu korkudan yani ölümden kaçarız. Oysa ölüm benim için kimsenin bir şey yapamayacağı bir realite ve asla inkar edilemez bir fenomendir” (Heidegger, 2009). Çünkü ölümle tek başına yüzleşmesi gerektiğinin bilincine varan insan, aslında kendi bireyselliğini deneyimler ve onu açığa çıkarır. Heidegger, Dasein’in ontolojik bir zorunlulukla bireysel olduğunda ısrar etmesine rağmen, ölümün bireysel bir fenomen olduğu fikrine temel oluşturmaya çalışmaktadır.

Diğer taraftan Heidegger ölümü dünyaya ait bir olgu olarak ele alır ve inceler. Çünkü ona göre ölüm, insanın bulunduğu yerde “Varlık’ın bir sığınağı olarak” karşımıza çıkmaktadır. Daha açık ifadeyle ölüm Hiç’liğin kalesi ve aynı zamanda Dasein’in değişmez mekânıdır. Bu bağlamda onu yaşamın amacı gibi ele almamız gerekir. Diğer boyutuyla o, Dasein’e gerçek kimliğini kazandıran ve bizlere varoluşumuzu hatırlatan bir fenomendir. Heidegger’e göre bu fenomen Dasein’in yalnız varlığı değil aynı zamanda onun sonudur. (Schérer, Kelkel, 1973: s. 60-61)

Postkançı Alman idealizminin karşısında duran Heidegger, ‘varlık’ın felsefenin temelini oluşturduğunu ölümün de bu temelin en önemli dayanağı olduğunu belirtir. Ölüm Dasein’in esas bitişinin simgesiyken aynı zaman da onun yok oluşunun da göstergesidir. Dasein, geleceği beklerken aynı zaman da ölümü de solumaktadır. Ölüm onu çepeçevre sarmış ve sınırlandırmıştır. Bu da Dasein’in dünyaya atılmış, fırlatılmış varlık olduğu gerçeğini ortaya çıkarır. Varoluş aslında Daesin’in üzerine giydiği geçici bir elbisedir ya da bir maske. Bu Dasein için öylesine trajiktir ki ne bu durumu kendisi inşa eder ne de ondan kurtulabilir. Doğum ya da ölüm onun yaratılışında vardır.

Dasein, ayrıca Heidegger’e göre ölüme doğru oluşan bir varlıktır ve kendi ölümlüğünün farkındadır. Bu da aynı zamanda ondaki endişeyi alevlendirip kendi varlığından istemeyerek ortaya çıkıp kendi varoluşunun hiçliği karşısında varlık-oluşsal bir seçim yapar. Ölüme-doğru-varlık’ın diğer bir anlamı Dasein’in kendi ‘varlık’ını kabul etmesidir.

Heidegger’e göre ölüm var olmayan varlığın olasılığı gibi mümkün olan her şeyin yokluğunun da olasılığıdır. Yani ölüm Dasein’in “basit ve saf olanaksızlığının sonucudur” (Magill, 1992: s. 56-57).

Günlük olaylar, endişeler, sıkıntılar insan faaliyetlerinin oluşumunda önemli etkendirler. İnsan için bunların arasında yer alan varlık olma sorusu önemli değildir. İnsan bu soru ile ölüm geldiğinde karşılaşır. Bu karşılaşmada ölüme bağlı olarak ortaya çıkan varlık olma sorusu insanın doğal yapısını anlamak için gereklidir. Genelde insan ölüm gelmeden önce kendisini günlük hayatın kayıtsızlığı ve ilgisizliği içine bırakır. (Wahl, 1999: s. 174-175)

İnsan sadece ölüme yönelmesi ile kendi asıl var olabilirliğine ulaşabilir ve onun varlığı, ölüm için belirlenmiş bir varlık, gelecek için verilmiş bir karar (ölüm) varlığıdır. Korkunun temel ruh hali içinde insan hiçliğin önüne getirilir (Hübscher, 1980: 89).

Dasein bir anlamda kendini hiçliğin içine bırakmış olmaktır. Yaşama aniden geri döndüğü zaman suyu içen ve kendisi için onun sıcak mı soğuk mu olduğunu bilen kişinin sevinci aslında onun kendi doğasını anlamasıdır. İşte bunu anlayan kişi Heidegger’e göre kendisini hiçliğin içine bırakmıştır. Bağlı olduğumuz dünyada erimişliğimiz ve kendimizi harcamışlığımızdan bizi geri getiren şey ölümümüzün hiçliği karşısında duyduğumuz korkudur (Malpas ve Solomon, 2006: 184-186). Ancak “…ölümü ya korkuya ya da asaletli aldırmazlığa dönüştürerek bu kaygıdan bizi soyanlar -ister papazlar, tabipler, mistikler ister rasyonalist şarlatanlar olsun- bizi hayatın kendisine yabancılaştırırlar. Veya daha tam olarak bizi fundamental bir özgürlük kaynağından yalıtırlar…” (Steiner, 1996, s. 115)

Hiç kimse insanın öleceğinden kuşku duymaz. Ama hiç kimse de ölümü şu an için kendine yakıştırmaz. İnsan hep bir kaçış halindedir.

1.3.6. UMUTSUZLUK
Bir başka varoluşçu felsefeci olan Gabriel Marcel’in felsefesinin ana temalarından biri umut’tur. Marcel, varlığa dair somut tecrübelerle ilgilenirken umut’unda aşk ve sadakat gibi somut tecrübelerden biri olduğunu dile getirir. Ona göre insan ne olduğu değil daha çok neye sahip olduğu ile ilişkilendirilmelidir. Bu noktada o, modern dünyanın kıskacında yalnızlık, bunaltı, yabancılaşma, saçmalık gibi kavramlarla anlamsal ‘boşluk’a ulaşıldığının vurgusunu yapar. Bu duygunun farkındalığını yakalayan insan yalnızca bu dünyanın anlamsal boşluktan ibaret olduğunu varsayar. Bu varsayım karşısında da anlam arayışı içerisine girer ve bütündeki manayı bulmaya çalışır buradan da kendi varlığının bütünlüğüne ulaşmaya çalışır.

Varlık, bir obje değildir, hayal edilemeyeceği gibi ispatlanması ya da belirlenilmesi de mümkün değildir. Varlığın var oluşuna ancak yaşanarak varılabilir. Bu sebeple kişisel varlığı ancak kendi bütünlüğü içerisinde ele alabiliriz. ‘Varlık’ı inkâr eden bir öğreti için her şey boşunadır. Şu da unutulmamalıdır ki Marcel ateist bir varoluşçu değildir. Felsefesini de bu perspektiften vermeye çalışmıştır. Varlık ona göre doluluğun temsilidir. Varlık inkâr edildiği, sömürüldüğü nokta da insanı sarmalayan umutsuzluktan başka bir şey olamaz. Umutsuzlukla örülü bir yaşam da boş ve anlamı olmayan bir yaşamdır.

Ancak Marcel felsefesinin önemli noktası da şudur ki; ona göre umutsuzlukla var olan anlamsal boşluk ve onunla beraber yankısını bulan mutsuzluk, çaresizlik, aldatma gibi olumsuzluklar olmasaydı umut, mutluluk aşk gerçek karşılığını bulmayacaktı. Bu noktada Kierkegaard’a kulak vermek gerekir. O da insan yaşamı için umutsuzluğun hem avantaj hem de eksiklik doğurabileceği kanaatindedir. Ona göre insan diyalektik bir varlıktır; bu yüzden umutsuzluk onun kaçamayacağı bir kavram olarak belirir. Zıtlıklarla var olan insan kendini var edebilme sürecini umutsuzlukla beraber oluşturur. Bir bakıma umutsuzluk insan için ruhsal yönden kendini tanımlayamaması kendisini ruhsal yönüyle fark edememesidir. Eğer insan varlığının ölümle son bulacağını düşünürse de umutsuzluğa kapılabilir. Bu nokta ise insan kendini mahvetmiş olur. Kierkegaard’a göre umutsuzluğun avantaja dönüşebileceği noktada işte bizi burada karşılamaktadır. İnsan umutsuzluk sayesinde özgür bir ruh olduğunu fark eder. Kierkegaard, insanın benliğini unuttuğunu ya da inkar ettiğini vurgulayarak insanın umutsuzluk aracılığıyla benliğinin derinliklerine indiğini belirtir. Nihayetinde insan umutsuzlukla beraber yok olurken bu umutsuzluğun Tanrı’dan uzaklaşmaktan kaynaklandığını görür. Bu nedenle Tanrı’ya yaklaşarak umutsuzluktan umuda doğru bir yol almaya başlar ve bunu bilinçli olarak yapar. Bu nedenle Kierkegaard için umutsuzluk benliğin gelişiminde önemli yere sahiptir.

Sartre, ateist bir bakış açısıyla Marcel’in aksine insanın dünyaya boşluklar, yokluklarla geldiğini savunur. Bu yüzden insanın Tanrı ile olsun ya da diğer insanlarla olsun ilişkilerindeki bakış açısı genelde olumsuz olacaktır. Bu yüzdendir ki Sartre’a göre ‘cehennem başkalarıdır’Çünkü Sartre, zamanla “yalnızlık içinde geçen hayatın sönük ışığından söz etmek suretiyle, toplumdan sıyrılmanın tehlikesine değinerek, insanın ancak başkalarına kendinden bir şeyler verdiği takdirde, kendini tanıyabileceğini söylemiştir. Böylece kin ve güvensizlik yerini zamanla mücadele ve rekabete bırakmasına rağmen Sartre, dünyanın içindeki her şeyin tuzak olduğu düşüncesini asla kaybetmemiştir.

1.3.7. SAÇMA
Sartre’a göre dünyada bulunmak saçmadır, dünyada bulunuşumuzun nedenlerini ve amacını aramak boşunadır; çünkü hem dünyanın anlamı, hem de varoluşumuz gerekçelendirilemez. Sartre, insanın kendisiyle bir çeşit bağlantı kurması için ilk olarak kendini aşıp hiçliğe doğru adım atması gerektiğini söyler; yabancı bir yerde olmadan insan kendi yurdunu tam bilemez, tanıyamaz, bu ayrılık olmadan varlığın bilgisine erişilemez. Varlığın yabancısı hiçliktir.

1.3.8. AMAÇSIZLIK
Kâinat varlığını amaçsız bir şekilde kendi kendine inşa etmiştir. İnsan hayatının da bir amacı ve gerekliliği yoktur. Bir bakıma bu evrenin yaşayan tek sahibi insandır. İnsan amaçsız bir şekilde ne yaptığını bilmeden yaşamını kurarken aslında hiçbir şey var edememiş olur. Amaçsız ve boşunalığın peygamberi insanın alınyazısı böylece boşluğun tâ kendisi olur.

Written by Sancar CAN