“İÇİMDEKİ YANGIN” FİLMİ ÜZERİNE

2011 Kanada yapımı yönetmen Denis Villeneuve’ın Wajdi Mouawad’ın ödüllü tiyatro oyunundan sinemaya uyarladığı başrollerinde Rémy Girard, Lubna Azabal, Mélissa Désormeaux-Poulin gibi isimlerin yer aldığı Incendies – İçimdeki Yangın, gelmiş geçmiş en trajik filmlerden biri olarak kabul edilebilir.

İkiz kardeşler Jeanne ve Simon’ın başından geçen olayları anlatan film, gerçeklik sınırlarını zorlasa da savaşın akıl almaz sonuçlarını da çok iyi örnekler. Film bittikten sonra nasıl olur bu denilse de; savaşlarda kimbilir daha ne acı hikâyeler saklıdır düşüncesi de bir kara bulut gibi üzerimize çöker.

Kanada’da yaşayan bir Hıristiyan Arap olan Naval Marvan; biri kız biri erkek olan yirmili yaşlardaki ikiz çocuklarıyla bir gün havuzda yüzerken bir şey görür kendini kaybeder ve hastahaneye kaldırılır. Son sözlerini aile dostu notere söyledikten sonra Nawal ölür. Nawal Marwan, ölümünün ardından iki zarf bırakmıştır. Kızı Jeanne’ya verdiği zarfın “babalarına”, oğlu Simon’a verdiği zarfın ise “ağbilerine” teslim edilmesini ister. Aksi takdirde taş dikemeyecekler annelerinin mezarına.

Jeanne ve Simon, babalarının kim olduğunu bilmezler ve bir ağbileri olduğunu da yeni öğrenirler. Jeanne ve Simon, aklı dengesi yerinde olmayan annelerini kaybetmelerinin ardından annelerinin geçmişinin peşine düşerler. Nawal yani anne geçmişinde yalnızca acıyı var etmiştir; aklı dengesinin yerinde olmaması da geçmişindeki acıların eseridir. Film geçmiş, gelecek ve şu an arasında mekik dokuyarak yavaş yavaş tüm gerçeği açığa çıkarır.

Nawal’ın çocuklarından son isteği aslında geçmişte örtülü kalmış birçok gerçeğin açığa çıkması içindir. Simon bu isteğe sıcak bakmasa da Jeanne, ölen annelerinin son arzusunu yerine getirmek amacıyla Lübnan’a doğru yola çıkar. Bir süre sonra Simon’da bu sırlarla dolu yolculuğun içine düşmek zorunda kalır. Jeanne, bu yolculuk süresinde ne annesi ne babasıyla ilgili bilmediği çok şeyin olduğunu görür. Orta Doğu’da yaşanan savaşın arka planında yaşanan acıları dile getiren film, Jeanne’in annesinin geçmişinde bu savaşın acı yıkıntılarını, acımasızlığını tüm gerçekliğiyle görür. İki kardeşi bekleyen acımasız gerçekler Nawal’ın yazgısıdır; kendi yazgılarıdır. “Bazı şeyleri bilmemek daha iyidir.”

Jeanne, geçmişle yaptığı yolculuk sırasında annesi Nawal’ın ailesinden gizli Müslüman bir gençle yaşadığı aşktan hamile kaldığını, ancak Hristyan bir aile olan Nawal’ın ailesinin buna karşı çıkarak Nawal’ın ağbilerinin genci öldürdüğünü ve Nawal’ın gizlice doğurduğu çocuğunun anneannesini tarafından yetimhaneye verdiğini öğreniyor. Anneanne ileride Nawal oğlunu bulabilsin diye de topuğuna özel bir dövme yaptırıyor. Nawal’ın yıllar sonra ölmeden önce havuzdayken görüp rahatsızlandığı şey de ayağında döğme olan bir gençti. Ancak bu çok daha acımasız bir gerçeği saklıyordu.

Jeaane binbir zorluk yaşasa da annesinin geçmişinin peşine düşmeye devam eder. Nawal’ın çocuğunu doğurmasından 4 yıl sonra Müslüman Hıristiyan savaşı patlak verir. Naval Marvan, yetimhanedeki çocuğunu bulmak için dayısının yanından kaçar. Nawal tüm arayışlarına rağmen oğlunu bulamaz. Bu arayış sırasında savaşın acı yüzünü, insanların yok yere birbirini öldürdüğünü görür. Savaşa, savaşın sorumlularına karşı büyük bir nefret duyar. Kendisi Hristyan olsa da bu savaşların başlatıcısı olan Hristyan liderini öldürür; hapse atılır. 15 yıl boyunca işbirlikçilerini söylesin diye her tür işkence yapılır. Ülkenin en meşhur işkencecisi Ebu Tarık defalarca ırzına geçer, yine konuşmaz. Nawal yalnızca şarkı söyler. Şarkı Söyleyen Kadın her türlü acıya direnir. Ancak Şarkı Söyleyen Kadın, havuz başındayken anladığı gerçeğe dayanamaz.

Jeanne, babasının Ebu Tarık olduğunu anlar. İlk bilmece çözülmüştür. İkinci bilmeceyi çözmek için Simon Lübnan’a gelir. Yaptıkları araştırmalar sonucunda annelerinin ağbilerine Nihat adını verdiklerini öğrenir. Nihat’ı bulmak için Müslüman lider Şemsettin’e giderler. Şemsettin yetimhanenin bombalanmadan oradaki çocukları asker yetiştirmek üzere yanlarına aldıklarını söyler. Ağbileri Nihad’ın da acımasız bir asker olan işkenceci Ebu Tarık olduğu gerçeğiyle kalakalırlar. Nawal’ın havuzda yüzerken, topuğunda o özel dövme olan bir adamı görüp heyecanlanır; ancak büyük gerçeği orada anlar; gerçek karşısında sadece susar.

Hayat insana neleri yaşatmak zorunda kalır kim bilebilir ki bunu. Ve hayatın karşımıza çıkardığı insanlar hangi acılara sürüklerler bizi? İnsan neden akıl ve kalp yoksunu insanların bize emanet ettiği acıları sürüklemek durumundadır ki ömrü boyunca? Bu tarz insanların varlığı ne içindir; zor olan hayatı daha da zorlaştırmak için mi? Etten kemikten ibaret olan insana dıştan bakılınca neleri sakladığını kim bilebilir? Etten kemikten var edilmiş bu insan hangi acı hikâyeyi barındırır kim bilebilir? Cahillik, öfke insana her şeyi yaptırabilir mi? Ve hep acı bir hikâye olmak zorunda mıdır? Acı bir hikâye olmazsa hayat yaşanmış sayılmıyor sanırım…

İnsan en yakınına en yabancı olan mıdır? Jeanne annesinin acı hikâyesinin peşine annesi öldükten sonra mı düşmek zorundadır? Annesinin delice diye adlandırılan davranışlarının bir sebebi yok muydu?

Nawal, çocuğunu doğuracak adamın abileri tarafından yanında öldürülüşüne tanık oldu. Nawal’ın acı hikayesi böyle başladı. Nawal’ın acı hikayesi birçok sorgulamayı da beraberinde getiriyor.

İnsan kendi geçmişini neden unutmak zorunda kalır? İnsan neden suçsuz yere edindiği günahların bedelini ödemek zorunda kalır ki? Ya da neden bazı şeylerin bedeli daha ağırdır? Nawal’ın sağ Hristiyan kanadının liderini öldürmesinin sebebi miydi bu bedel? Ya eşinin yanında öldürülüşü; bir mültecinin oğluna âşık oluşunun bedeli miydi? Çocuğunun kendisinden koparılışı on beş yıl boyunca yaşadığı mahkûmiyet hayatı; bu acı hikâyenin en acısı mıydı? Yoksa daha büyük acılar mı vardı? Şarkı söyleyen Nawal’ı susturamayan 15 yıl boyunca ona şarkı söyleten neydi? Bir işkenceci için en büyük işkence nedir bir kadına? Tecavüz mü?  Ya bu tecavüzcü arayıp da bulamadığı oğlu olsaydı? Bu daha büyük işkence olmaz mıydı? Bir işkenceci olmak aslında hep işkenceye maruz kalmanın bedeli miydi? Nihat mı istemişti Ebu Tarık olmayı? Yaşamın acı yüzü sürüklememiş miydi onu? Ebu Tarık adında bir işkenceciye dönüştüğünü iş işten geçtikten sonra mı sorgulaması gerekiyordu? Nihat’ı Ebu Tarık yapan büyüklerinin kabahati miydi? Bilinçsiz insanın acı yazgısı mıydı? Her şey bir anlıktı ya da rastgele bir düzen içindeydi. Peki, Nawal kendini öldüren gerçeği bir işkenceciden doğurduğu çocuklarına neden babalarını arattırır; işkencecisini buldurtmak için mi? Hem baba hem kardeş…

Zorunda kaldığımız ne çok şey var aslında. Savaşlar bilmediğimiz ne hikayeler saklıyor kim bilir?

Şarkı söyleyen kadın yazdığı mektuplarında birlikte olmak kadar önemli bir şey yok diyordu. Çünkü ne sevdiği adamla ne de oğluyla birlikte oldu. Onlarla birlikte olsaydı bu acı sonu yaşamak zorunda kalmayacaktı. Simon bir artı bir iki etmez diyordu; acı kadere bakıldığında bir artı bir bir ediyordu. Birlikte olmak kadar önemli bir şey yok. Nawal ömrü boyunca bunun acısını taşıdı. Gerçek karşısında herkes sessiz kalır.

Written by Sancar CAN