MUTLU OLMAYA DAYANAMADIK MI SYLVİA?

Kim ne derse desin hiç kimse göründüğü gibi değildir ve göründüğü gibi biri de olamaz. Slyvia Palth için geçerli en doğru söz bu olsa gerek. Çünkü ölümünün, intihar edişinin hiçbir anlamı yoktu çoğu kişi için. Çoğu kişi için onun ölümü kafa karışıklığından başka bir şey değildi. Belki de yazdıklarına sadece birer edebi ürün olarak bakılıyordu. Belki de herkes birbirini gerçekte ciddiye almıyordu. Oysaki Slyvia şiirlerinde bunalımlarını anlatıyordu. Özellikle intihar ediş şekli ise onun bunalımlarının en büyük göstergesiydi ki, hangi insan onun gibi bir intiharı seçerdi? Aynı zamanda bu cümleleri kurarken yandaki resme baktığımda “mutlu olmaya dayanamadık” diyen Slyvia Plath’ın gülümsemesi de insanın içini burkuyor. Trajik hayatı ve sıra dışı intiharıyla dikkat çeken Slyvia her insan kadar gülmeyi, mutlu olmayı hak ediyordu çünkü.

Ama hiçbir gülümseme gerçeği örtemezdi; Slyvia aslında hiç de mutlu değildi. “Kenardaydı, uçurumdaydı” o. Kendi deyimiyle “asla gerçek olamayacak bir kabus gibiydi. ” O bir kafesin içindeydi; bu kafes onun hayatıydı.

İnsan benliğini; kendi hayatıyla, açmazlarıyla ve çelişkileriyle bir kafesin içerisine sokmuş ve asla kendi iç dünyasındaki anlamsızlığın ve hesapların dışına çıkamamıştır. Yani bu kafesin dışına uçmayı başaramamıştır. Çünkü insan kendine tutsaktır. Çünkü insanın kendi algıları o kafesi yaratmıştır. Varoluşçu birçok yazar ise – daha çok tanrıtanımazlar – kendilerinin bir kafese sıkıştırıldığını, bu hayata fırlatıldıklarına inanırlar. Onlara göre bir tanrı varsa eğer bu tanrı son derece acımasız bir tanrıdır. Bu tanrı insanı yoklukla var etmiş, tüm acıların bağrına atmış, insanı yalnız bırakmış ve kendi seçimlerinin sonucuna katlanmasını izlemiştir. Yalnızlık, acziyet ve ölüme doğru gidiş insanın en ağır acılarıdır.

İnsan hayata istediği açıdan bakmak konusunda da özgürdür. Aslında insan düşündüğünden çok fazla özgürlüğe sahiptir. Slvia Plath’ın belki de en büyük açmazı buydu. Belki de daha fazla özgürlük daha fazla acı ve daha fazla bilinememezlik demektir. İnsan ya kendi algılarıyla bu kafesi yaratmış olsun ya da yaradan tarafından bir kafese konulmuş olsun – ki bu hayatın kendisi oluyor – nihayetinde bilinememezliğin koynunda çırpınıp durur. En büyük bilinememezlik ise insanın gerçekte var olup olmadığıdır. Bundan kastedilen kendini var edip edemediğidir. Yoksa insan asla var olamayacak bir hiç midir? Slyvia Plath da hayatını bir sırça fanusa benzetmişti; her an kırılmaya hazır bir kafes, istediğinde içine giren istediğinde içinden çıkıveren.

“Ne yapıyorlar biliyor musunuz? Sizi bir kafese koyup bırakıyorlar.” diyen Slyvia Plath yaşadığı kısa hayatında üç kez intihar girişiminde bulundu ve otuzuncu yaşına gelirken ölmeyi başardı. Kendisinin hayatla sınırlandırılmasına karşıydı. Hayatını benzettiği “Sırça Fanus” benzetmesi tam da onu anlatıyordu. İntiharı onun hayata başkaldırısıydı, özgürlüğüydü, yaşamdan kurtuluşuydu.

Slyvia Plath’ı anlamak çoğumuz için ne kadar da zor. Sıradan görünüp aslında içinde hangi savaşların olduğunu bilmeden onu yargılamaksa ne kadar kolay. Dokuz yaşından yani ilk şiirini yazdıktan sonra mutluluğu bilmediğini söyleyen Slyvia Plath’ın intiharıyla akılda kalması ise çok ilginç. Slyvia “ikinci kattaki odalarında uyumakta olan çocuklarının yanına süt ve kurabiye bıraktıktan sonra, odalarının kapısını da içeri gaz girmeyeceğinden emin olmak üzere bantlayarak kapattı ve kafasını fırının içine sokarak intihar etti.” Evet oldukça ilginç bir intihar yöntemi, kimsenin aklına gelemeyecek bir intihar. Neyi değiştirirdi ki bu, yaşadığı ölümdü sonuçta.

Şiirleriyle dikkat çekemeyen, umduğunu bulamayan Slyvia böyle bir intiharı dikkat çekmek için mi seçti? Kocasının kendisini terk etmesinin cezası mıydı ya da? Öyleyse şair Ted Hughes yani eşiyle tanışmadan önce 10 yaşında ya da 21 yaşındayken de neden intihar etti? 10 yaşındayken babası öldüğü için intihar etmişti. Ancak 10 yaşındaki hangi ruh yapısına sahip çocuk intihar eğilimine sahip olabilir ki. İnsan yaşama içgüdüsüyle var olan bir varlıktı oysaki. 21 yaşında ise intihar girişiminde bulunup birkaç günün ardından ailesinin kendisini bulmasıyla yeniden yaşama döndü. Annesinin söylemiyle “ Bazı insanlar bulunmak ister. Sylvia hayır. O sadece sürünüp durdu, ölmeyi bekleyerek.” Ama ölmedi ve ölüp yeniden dirildiğini düşünerek kendini Lady Lazaruz’a benzetti. Lady Lazarus şiiri de “Sırça Fanus” benzetmesi kadar onu en iyi anlatan bir diğer metafordu. Slyvia en iyi şiirlerini, yazılarını yalnızlığında mutsuzluğunda yazdı. Evliliği sırasında kış uykusuna yattı, eşinin onu terk etmesinin ardından en iyi çalışmalarını ortaya koydu.

Slyvia manik – depresif biriydi. Oldukça hırslıydı. Ruhu gelgitlerle doluydu. Sanki mutsuzluğu seçmişti; hep mutlu olmak isteyen insana inat. Şiirini ölümle, karamsarlıkla, bunalımla var etti gerçek şaire yakışır bir şekilde. Acı çekmek onda bir alışkanlığa dönüşmüştü belki de. Huzursuz ruhu ancak şiirlerinde yaşayabildi. Gerçek hayat onun mutsuz, ölüm isteyen ruhunu kabul etmedi.

Kısaca özetlediğim Slyvia Plath’ın hayatı ‘Slyvia’ ismiyle 2003 yılında beyazperdeye de uyarlandı. Sırça Fanus isimli otobiyografik kitabı da onu tam olarak anlamamıza yardımcı olmasa da okunması gereken kitaplardandır. Plath, aynı zamanda Nilgün Marmara’yı da etkilemiş olan şairdir. Nilgün Marmara da tıpkı Plath gibi 29 yaşında intihar etmiştir. Filmi izlemenizi tavsiye ettiğim gibi her iki şairin de şiirlerini okumanızı önerim.

Written by Sancar CAN