UMBERTO ECO VE KARDİNAL MARTİNİ’DEN “İNANÇ YA DA İNANÇSIZLIK” ÜZERİNE

Dünyanın en büyük entelektüellerinden ve düşünürlerinden biri olan Umberto Eco ile Hıristyan dünyasının en büyük din büyüklerinden sayılan Kardinal Carlo Maria Martini arasındaki mektuplara dayanan “İnanç ya da İnançsızlık” kitabı bu konularda merakı olanlar için dikkat çekici ve ilgi uyandırıcı özellikler taşımakta. Genelde tartışılmaktan çekinilen bu konulardaki iki büyük düşünürün fikirleri hiç kuşkusuz ilgisini çekecektir de insanların. Bu iki büyük insanın bu konuyu tartışmaya açması, birbirlerine sorular yönlendirip cevaplandırması bu konuların aslında tartışılabileceğini göstermesi açısından da önemlidir. Oysaki bizim toplumumuz dini konuları özellikle inanç konusunu bir tabuya dönüştürmüş insanın inanmaya dair kuşkularını günah olarak görmüştür. Acaba insanların bu konuyu tartışınca inançlarını kaybedeceğinden mi korkulmaktadır? Oysaki sağlam bir inancı hangi şüphe yıkabilir ki?

Zaten bu iki zat, insana saygıyı esas alıp, her bireyde inanmak kadar zaman zaman inançsızlık olgusunun da insanın yaşadığı olumsuzluklarla besleneceğini bu nedenle insanın inançla ilgili kuşkuya düşebileceğini doğal karşılamışlardır.

33250Eser bir önsöz ve toplamda sekiz mektuptan oluşur. Önsöz bölümünde iki ismin kısa biyografisi verilip bu kişiler okuyucuya tanıtılmış ardından kitabın editörü Harvey Cox bu iki ismin bir araya gelip bu konuyu tartışmalarından dolayı duyduğu heyacanını dile getirip değerlendirmeler yapmış, bu konuyla ilgisi olan okurlara bu eserin büyük bir fayda sağlayacağını dile getirmiştir. Ancak şunu söylemeliyim ki, “inanç ve inançsızlık” konusu bu iki büyük ismin derin bilgisiyle anlaşılmaz ve grift bir hale dönüşmüş, farklı konulara değinilmesiyle konudan sapılmıştır. Yine de “inanç ya da inançsızlık” meselesi üzerine bu iki düşünürün söylediği faydalı yorumlar da yok değildir.

Kardinal Martini’nin bu hayatı inananların ve inanmayanların bir arada yaşayarak anlamlandırdığını ve her iki tarafın bu hayata bağlı olduklarını söylemesi önemli bir çıkarımdır. Günümüz dünyasına baktığımızda – bu bütün dinler için geçerlidir – hakikaten aşırı dindar bir insanda ateist bir insanda hiç ölmeyecek gibi yaşarken bu hayata oldukça bağlıdırlar. Hayatın genel olarak her durumda maddiyata dayandığı ve bunun ne kadar doğru olduğu insanların yaşam şekline bakılarak apaçık görülebilir. Bazı dindar insanların bütün samimiyetiyle inançlarını yaşadığı, tek önemsedikleri kendilerini yaradana olan borçlarını dua ile temiz bir kalbe sahip olarak, iyi bir insan olmaya çalışarak ödemeye çalıştıklarını ancak inanır görünen birçok insanın da daha fazla para için çabaladığı; inanmayan bir insanın ise varoluş sebebini bir yaratıcıya bağlamayıp daha manevi bir hayat içerisinde yaşadığı da görülebilir. Bu noktada kesinlikle doğru olan inanıp inanmama işini Allah’a bırakıp, herkesin kendi yaşamıyla ilgilenip ve bu konuda insanları yargılamanın ne kadar yanlış olduğunu ve suç taşıdığını görmek gerektiğidir.

Umberto Eco, inanç farklılıklarının ya da inanmayışın insanlar arasında anlaşmazlık oluşturmayacağı oluşturmaması gerektiği kanaatinde. Ayrıca inananlar ve inanmayanlar arasında da çok fazla ortak noktanın olduğunu savunmaktadır. Ancak günümüz dünyasında bu haklı düşünce göz ardı edilmektedir. İnsanların büyük bir çoğunluğu öteki’nin kendisi gibi düşünüp kendisi gibi yaşamasını hatta kendisi gibi inanmasını istemektedir. Yani her şeyin ortak olmasını beklemektedir. Oysaki hayatı anlamlı kılan yaşamdaki zenginlikler ve zıtlıklardır. Elbette insanlar arasında ortak noktalar vardır; ama herkesin hayata aynı bakmasını, aynı şekilde inanmasını beklemek doğru değildir.

Her iki düşünür özellikle insanları; konuşulması, tartışılması daha gerekli olan konularda konuşmaktan uzaklaşıp kendilerini basit konularla oyaladığı noktasında eleştirmektedir.

Martinal Kardini, hayatta en önemli şeyin sevgi ve şefkat olduğunu, sevgiden ve şefkatten yoksun insanın hayatının derin acılardan oluşacağını, bu tür insanların inanç konusunda daha fazla şüphe duyacağını belirtmektedir. Kardini’ye göre en doğru hayat ruhani bir hayat yaşamaktır. İnsan farkında olsa da olmasa da kabul etse de etmese de Tanrı insanın hayatındadır. İnsan, Tanrı’nın bir parçasıdır. Kardini’nin bu görüşü aslında bütün dinlerin özünün aynı olduğunu, bütün dinlerin varlığını kabul etmek gerekliliğini ispatlar.

Umberto Eco, insanın başkalarının haklarına zarar vermediği sürece özgür bir varlık olduğunu dile getirerek, insanların dini yasaklar veya kurallarla ilgili eleştirilerine değinir. Yasaklara karşıysanız, benimsediğiniz dinin kurallarına içerliyorsanız o dini kabul ettiğinize göre eleştirmenin de bir anlamı yoktur diyerek, o dini kabul etmeme özgürlüğüne de sahip olunduğunu hatırlatmaktadır. Her iki düşünürün kabul ettiği bir diğer görüş ise dini ilkeler ve inançlar konusunda insanları tahakküm altına almanın vicdan özgürlüğünü ihlal ettiğidir. Yani her iki isme göre insan inanmakta da inanmamakta da özgürdür.

Kardinal Martini’nin “İnanmayanlar Aydınlanma’yı Nerede Buluyor” adlı mektubu oldukça önemli bir soruyu kapsamakta. İnanmayan insanların sağduyulu davranmalarının ve ahlaki değerlerinin oldukça yüksek olmasının nereden geldiği ile ilgili çok yerinde bir soru sormakta Martini. Ancak inanmayan insanlardaki hayatları pahasına da olsa vazgeçmedikleri ahlaki değerlerinin nereden geldiği konusunda Martini zorluk çekmekte ve bu soruya tam olarak bir cevap verememektedir.

Martinal Kardini, bütün dinlerde ahlaki değerleri oluşturan ‘İnsanüstü bir Gizem’in olduğunu aslında bunun vicdanımız olduğunu ve bunun “İçimizdeki Başkası” olarak da nitelendirildiğinin vurgusunu yapmaktadır. Aslında bu tanımların Tanrı’nın varlığına işaret ettiğini sezdirmektedir. Kardinal Martini, insani değerlerin metafizik ögeler ile Tanrı’nın varlığının reddiyle sürdürülemeyeceğini ve muhafaza edilemeyeceğini de düşüncelerine eklemekte. Umberto Eco – çok haklı olarak – insanların daha düşünmeyi bilmediklerini Martini’nin bahsettiği bu gizemi anlamayacaklarını dile getirir. Bunun için önce insanların düşünmeyi öğrenmeleri gerektiğini savunur Eco. Eco’nun savunduğu bir başka önemli husus “Medyanın Vahiyleri” olarak adlandırdığı kişilerin insanları yanlış yönlendirdiğidir.

Eco, Tanrı’nın varlığını aklıyla kanıtlamak isteyip de ancak bunu başaramayınca Tanrı’ya inanma zorunluluğu duyanların inanmayanlardan daha aşağıda olduğunu vurgulaması kitaptaki bir diğer önemli düşüncedir. Maalesef günümüz insanında bu oldukça yaygın. Tanrı soyut bir varlıktır, ancak soyut düşüncedeki insanlar akıllarıyla Tanrı’yı hissederler, bunu da unutmamak gerekir.

Ayrıca Martini, insanlığın ilerleyişi için inananlar ile inanmayanların bir birliktelik sağlaması gerektiğini arzularken bu zıt düşüncedeki insanların önemli konuları aralarında halledip anlayışla hassas konularda tartışmaları gerektiğini savunmaktadır.

Eco, son mektubunda insanların fiziksel haklarına, düşünme ve konuşma haklarına saygı duymak zorunda olunduğunu ancak bunu öğrenemedikleri için tarihimizin çok kötü olaylara tanıklık ettiğini dile getirmekte ve bunun hala sürdüğünü belirtmektedir. Eco, bu sorunun inanıp inanmamaktan daha önemli bir sorun olduğunun altını çizmektedir. Son olarak değinmek isteğim nokta ise Eco’nun insanın ölüme yaklaştığında yani ölümle yüzleştiğinde dini bir varlık olmak gerektiğine inanmasıdır.

Kitapta Martinal Kardini’nin dini bilgisinin daha derin olmasından dolayı inanç ya da inançsızlık konusunda daha aydınlatıcı olduğunu söylemek gerekir; ancak Eco’nun hikemi bilgisiyle bu konuyu harmanlayıp açıklamaya çalışması da ayrıca önemli ve katkı sağlayıcıdır.

SANCAR CAN

Written by Sancar CAN