VAROLUŞÇULUK VE BİREY

Varoluşçuluk diğer ismiyle egzistansiyalizm, 19. yüzyılın ilk yarısında ortaya çıkan ancak en büyük etkisini 20. yüzyılda gösteren bireyi merkeze alan, bireyin varoluş problemi üzerine düşünen oldukça önemli bir yeri olan düşünce akımlarının başında gelir.

Weil’e göre bir bunalım, Mounier’ye göre umutsuzluk, Hameline’e göre bunaltı, Banfi’ye göre kötümserlik, Wahl’a göre başkaldırış, Marcel’e göre özgürlük, Lukacs’ya göre idealizm, Benda’ya göre usdışıcılık, Foulquie’ye göre saçmalık olan varoluşçuluk; her düşünce adamında farklı bir bakış açısı kazanmış bu sebeple ne denli bireyle alakalı bir akım olduğunu da ispatlamıştır. Nietzsche ve Kierkegaard’la açılışı yapan varoluşçuluk; Martin Heidegger, Karl Jaspers, Gabriel Marcel, Maurice Merleau-Ponty, Albert Camus gibi isimlerin elinde zenginleşmiş Jean-Paul Sartre ile son şeklini almıştır. Varoluşçuluk için hala etkisini koruyan tek felsefe akımıdır desek yanılmış olmayız sanırım.

Hiç kuşkusuz varoluşçuluk, edebiyat, tiyatro, sinema gibi diğer sanat dallarını da önemli noktada etkilemiş ve hatta bu sanat dalları için önemli bir pencere açmıştır. Varoluşçuluğu yalnızca felsefenin sınırları içerisine de hapsetmemek gerekir. Çünkü varoluşçuluk, bu hayatı anlam boyutuyla düşünen, varoluşu/varoluşunu sorgulayan insanı konu edinir. Ve insanda yalnızca felsefenin değil, sosyoloji, psikoloji, edebiyat gibi birçok bilgi alanının da temelidir. Varoluşçuluk, insana zengin bakış açısı aşılayan, düşüncenin sınırı olmadığını gösteren vazgeçilmez bir kaynaktır.

Sartre’ın “Varoluşçuluk”dediği düşüncelerinin çıkış noktası, kendisinin de belirttiği gibi Dostoyevski’nin “Tanrı olmasaydı her şeye izin vardı, her şey mübah olurdu” söylemidir. Sartre bu sözden hareketle Tanrı kavramını ortadan kaldırmış, böylece sınırsız bir özgürlükle hayatın merkezine bireyi koymuştur. Bu nedenle varoluşçuluğun temel noktası bireydir.

Varoluşçuluk anlayışı temelde iki aşamayla netlik kazanır. Bu aşamalardan ilki, “bunaltı”, “yabancılaşma”, “hiçlik”, “rastlantı” gibi kavramlar bağlamında, insanın evrendeki durumunu konu edinen bir çeşit anlamsızlığın felsefesi; ikincisi ise, “tasarım”, “bağlanma”, “değerlerin yaratılması” kavramları bağlamında gelişen ve insanın etik bir varlık olması ile ilgisinde, özgürlüğün felsefesi olarak nitelendirmek mümkündür. Sartre, insanın var oluşuyla birlikte dünyaya hiçliğini de saldığı düşüncesindedir. Ona göre insan var olan bir yaratık değil; gün be gün kendini kurmaya çalışan var oluşan bir varlıktır. Yani henüz var olmamıştır ve var olmaya çalışırken aslında var ettiklerini de kendi eliyle yıkmıştır da. Bu nokta da Sartre’a göre insan ne ise o olmayan olduğu söylenilebilir. İnsan farkında olmadan bilemediği bir evrenin arayışına girecek, bilerek oluşturduğu evreninin de yine farkında olmadan yok oluşunu gerçekleştirecektir. Böyle bakıldığında –ki bakılabilir– insan varlığı (F.Nietzsche’nin “üst insan” kavramını hatırlatırcasına) var değildir.

Varoluşçuluğa göre, birey hayata fırlatılmış ve yaşadıklarıyla, deneyimleriyle kendi yolunu kendi iradesiyle belirlemek zorunda kalmıştır. İnsan özgür bir varlıktır, kendi seçimleriyle kendi hayatını oluşturması gerekmektedir. Yaşadığı her şeyden tek sorumlu insanın kendisidir. Toplum da bireyin var oluşu için yalnızca bir araç olarak görülmelidir. Varoluşçuluk’ta toplum sadece bu şekilde görülür, toplumun başka bir işlevi yoktur.
Bireyi modern anlamda ele alan başat akımlardan olan varoluşçuluk; donanımlı, kültürel birikimi olan küçük burjuva olarak niteleyeceğimiz aydın tabakasının ilgi alanıdır esasında. Sıradan bir insanın varoluşunu sorguladığı ya da varoluşunun anlamsızlığı içinde boğulduğu da görülmemiştir zaten.

Written by Sancar CAN