YİTİP GİDEN ZAMANA DAİR…

 

Yitip giderken zaman, kol kola yürüdüğüm ne varsa içimden söküp atmak istiyorum; bir bir uzaklaşmak köhneleşmiş geçmişten… Geçmiş, artık var olmayan bu zaman, neden bu denli hoyratça rüzgârını savurur ki dayanacak gücü kalmayan ruhuma? Geçmiş, neden sürüklenir içimde; yarım kalanlar uğruna mı, son bakışları silemediği için mi hafızasından, bitimsiz bir özlemi yeşerttiği için mi, yasakları sakladığı için mi? Dallarımda yaralı kuşlar, bir daha geri gelmeyecek zamanların yasını tutmakta. İçimde bir coşan bir durgunlaşan geçmiş, kayboluşum benim; suskunluğum, içime kaçışım, gözlerimi boşluğa salışım. Geçmiş, en acımasız gerçeğim benim.

Ama tüm gerçekleri değiştirme şansım hiçbir zaman olmayacak; gerçekler benimle yaşamıyorken. İnsan nereden bilebilir ki kendini kendine bir düşman kıldığını, durmadan bir yabancı gibi kendini gözlediğini? Nasıl görebilir hayatın karmaşasının kendi karmaşası olduğunu? Her şeyin ölümcül bir pamuk ipliğiyle birbirine dolandığını nerden bilebilir? Tüm çabaların hiçbir şeyi değiştirmediğini, hayatın devam ettiği gerçeğini hangi zavallı anlayışla ikna ettirebilir kendine? Her şey kadar düşünmenin, sorgulamanın en büyük aldatmaca olduğu hakikatini ne zaman kendine haykırmaya cesaret edebilir? Bir ahmak gibi yaşamak ne büyük mutluluk… Bir ahmak gibi yaşamak… düşünmekten, sorgulamaktan vazgeçmek özgür kılar mı acıya hapsolmuş ruhumu?

Duygusuz, sevgisiz, merhametsiz çırpınırken kalbim, tüm acılar yok olur mu? Duygusuz, sevgisiz olmayı acısızlığa tercih eder miydim ki? Sadece acılar biriktirdiğim benlik savaşımda kim yardımcı olabilir bana? Benliğimi yaralayanlara duacı mı olmalıyım, benliğimi yaralayan hayatın gerçeğine bir hayat mı borçluyum? Susup kaldığım gerçekler karşısında iç çekişlerden başka koskoca yalan bir ben… Kendi gerçeğim hayatın gerçeği olamaz.

Written by Sancar CAN

Bizimle düşünceni paylaşır mısın?